Benim güzel ve tozlu yığınım

by admin

Yağmur, güzel bir şarkının ilk notaları gibi heveslendirerek kışı haber veriyordu. Ağır ve umarsız damlarla, kendinden emin, cezbediciliğinin farkında.

Oysa güneş çok kısa bir süre öncesinde hiç de gidecek gibi durmuyordu tepede. Üç gün önce Antalya olan İstanbul bugün Londra olmuştu. O aralar bir türlü kendi gibi olamamıştı zaten. Üzerinde yaşayanlara dönmüş, onlar gibi olmuştu

Boğucu bir gece geçirmiş, eğlenmeyerek yorulmuş, yorgunluğu hissetmeyecek kadar da sıkılmıştım. Sıkıntıdan yorgunluğu unutabiliyor insanlar bazen. Gece öyle geçmişti anlayacağınız. Harcanarak.

Gün ağarışından itibaren yalnızdım. Yağmuru saymazsak.

Kahvaltıyla aram yoktu, o aralar genel olarak yiyeceklerle aram iyi değildi. Yine de kahve içmeyi düşünmüştüm bir an. Yağmurun toprağa değmeden getirdiği soğuk ve çok derinden ancak hissedilebilen kokusuyla, çok taze çekilmiş harika bir Vietnam kahvesi –ki en sevdiğimdir- içmeyi düşündüm. Yengeç ve Oğlak dönencesi arasında yetişmiş harika kahve kirazlarından çıkan çekirdeklerin içindeki aromayı düşündüm. Mükemmeldi.

Sonra bir bira açtım.

O kadar karmaşık bir hazza hazır olmadığımı düşündüm.

Dolapta birkaç tane bir önceki geceden kalma buğday birası vardı. Bira konuysa, en sevdiklerimden. Çok soğuktu. Asidik yapısı boğazımdan tüm gece sonrası geçen ilk sıvı olduğundan biraz canımı yakmıştı. Mideme doğru inerken acıyı falan unuttum.

Eğer boşa harcanmış bir gece geçirdiysem, ertesi sabah da, kendi kişiliğini kaybetmeye mahkumdu. Yaşadığım şehir gibi.

***

Biramı yudumlamaya devam ederken evdeki kitapları karıştırmaya başladım. Bir kütüphane, dolap veya raf alamadığım, alabilsem bile almaya üşeneceğim için yerden yukarı doğru istiflemiştim hepsini. Duvardan ve birbirlerinden güç alarak, biraz çingene, biraz göçebe bir hayat sürüyorlardı evin içerisinde. Çoğu tozlanmıştı. Yıllardır okumadığımdan falan da değil, bu tozlar bir iki gün dokunmaya gör, hemen kitapların etrafını sarmaya başlıyorlardı.

Yağmur şiddetlenmişti.

Kitap yığınını ortalayacak şekilde yere oturdum ve gözlerimle karıştırmaya başladım.

Hiçbir alfabetik veya tematik veya boktanlar­ veya sadece onu okusam olurlar gibi bir düzenle yerleştirmemiştim kitapları.

Gülün Adı, Umberto Eco. Kadının Ruhu, Tolstoy. Kibar Fahişeler, Balzac. İzmir Büyücüleri, Mara Meimaridi. Ve Perde İndi, Agahta Christie. Savaş Sanatı, Sun Tzu. Canterbury Hikayeleri, Chaucer.

Gözlerimle karıştırmamın da hiçbir sistematik, planlı veya düzenli bir akışı yoktu. Gözüm nereye kayarsa oraya bakıyordum. Küçük ve paha biçilemez bir özgürlük.

Benim tozlu ve karmaşık güzel yığınımın arasında bir kitap gördüm. İki kitap bloğunun arasına sıkışmış, yan duruyordu.

Yağmur yağmaya devam ediyordu.

Kitabı tanıdım.

Eski sevgilimden kalmaydı.

Adını hatırlayamadım.

Kızın değil, kitabın.

Almak için diğer bloğu  ÇOK ÖZENLİ BİR ŞEKİLDE biraz yana doğru kaydırarak çektim. Hepsi dağılarak yere saçıldı. Ne zaman özen göstersem yıkım oluyordu sonunda ama asla özen göstermekten de kaçınmıyordum sonunun yıkım olacağını bildiğim şeylerde.

Kitabı aldım. Kazuo İşiguro isminde Japon asıllı gerçekten boktan bir yazarın sıkıcılık ödülüne değer bir kitabıydı. Yarısına kadar ancak sabretmiştim o işkenceye. Müziğe ve geceye dair öyküler yazıyordu kapağında. Ne kadar iddialı. Bu kadar cesaret dolu bir kapağın içi katlanılabilir olmalıydı. Fakat değildi. Venedikte, Londra’da ve birkaç farklı Avrupa şehrinde, müzisyenlerin çektiği geçim sıkıntıları ve hayat mücadeleleri arasında hikaye denemeyecek birkaç basit ve saçma olayın süslediği üç beş sayfadan oluşan anlamsız paragraflar.

Kitabın önünü ve arkasını inceledim. Yırtığı veya yıpranmışlığı yoktu. Toz dışında. Sevmediğim biri için harika bir hediye olabilirdi.

Sonradan unutacağımı bile bile dağılan bloğun en altına yerleştirdim. Toplamaya karar verdiğim zaman hak ettiği dipte olacaktı.

Toprakla beraber çürümüş izmarit kokusu odaya giriyordu yavaş yavaş. Küllüklerimi, sanırım birkaç tane, çöp yerine camın önüne koymayı yeğlediğimden, toprak kokusu odadan içeri girerken kendine arkadaş olarak seçebileceği tek seçeneği de beraberinde getiriyordu.

Dağılmayan bloğu, dokunmadan karıştırmaya devam ettim.

Cam Kent, Paul Auster. Binbaşı Ersever’in İtirafları, Soner Yalçın. Tristram Shandy, Laurence Sterne. Mevzuat Işığında Dış Ticaret İşlemleri – bu sanırım o anki sevgilimindi-. Drakula, Bram Stoker. Sevda Sözleri, Cemal Süreya. Don Juan, Lord Byron.

Enteresan ve sıkıcı bir kitap bloğu oluşmuş diye düşündüm. Bir ilkokul sınıfı gibiydi.

***

Biram bitti.

Kalkıp yenisi almaya gittim.

Kitapları karıştırmaktan sıkılmış, bir bira daha açıp gözlerimi kapatarak yere uzanmak ve yağmurun sesini dinlemeyi planladım.

Birayı alıp açtım.

Güzel tonları ile en sevdiğim renk olan griyi izlemek için pencereye baktım.

Yağmur sona ermiş, güneş çıkmıştı.

Elimde bira ve çok arzulu bir şekilde yapılmış bir planla öylece ortada kaldım.

Hep o boktan Japon yazarın işiydi bence bu.